Giriş
Çeçenistan’da 10 yılı aşkın bir süredir tüm dünyanın gözleri önünde bir insanlık dramı yaşanıyor. Rusya her ne kadar Çeçenistan’daki savaşı gözlerden uzak tutmaya çalışsa da, ortaya çıkan tablo gerçekleri tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Rus askerlerinin saldırıları sonucunda Çeçenistan’da 250 bin kişi hayatını kaybetti. Bu da savaşın başında bir milyon olan Çeçen nüfusunun dörtte birine karşılık geliyor. Nüfusun yarısı ise Çeçenistan’ı terk etmek zorunda kaldı. Her şeye rağmen Çeçenistan’da kalan Çeçenler ise olağanüstü savaş koşullarında, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide, umut ile umutsuzluk arasında bir yerde bekliyorlar.
Çeçenistan’da bugün kriz, savaş, çatışma, dram, trajedi gibi çok farklı kelimelerle ifade edilen sorun, SSCB’nin dağılma süreciyle birlikte ortaya çıkmış bir bağımsızlık mücadelesi olarak değerlendirilmemelidir. Çeçenistan’daki varoluş mücadelesi yaklaşık 400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Rusya’nın 16. yüzyılda Kafkasya’da başlattığı sömürgecilik faaliyetleri, Avrupalı devletlerin dünyanın dört bir tarafında izlediği sömürgecilikle eşzamanlı olarak 19. yüzyılda hız kazanmış ve yüzyılın ikinci yarısında Kafkas halklarının yaşadıkları topraklardan acımasızca sürülmesiyle sonuçlanmıştır. 1864 ve 1944 yıllarında iki büyük sürgüne ve çok sayıda katliama maruz bırakılan Çeçenler, Rus emperyalizmine karşı hala mücadele vermektedirler.
Çeçenistan’da yaşananlar, değişen uluslararası konjonktür ile bağlantılı olarak farklı şekillerde tanımlanmıştır. Oysa Çeçenistan sorunu ne milliyetçilik akımlarının etkisiyle ortaya çıkmış etnik bir çatışma, ne de 11 Eylül sonrası ifade edildiği şekliyle bir terörle mücadele operasyonudur. Tarihsel süreç, Çeçenistan’daki sorunun; din, dil, etnisite ve coğrafi aidiyet unsurlarını bir arada barındıran bir var oluş mücadelesi olduğunu göstermektedir.
Çeçenistan’da yaşanan trajediyi gündeme getirmeyi amaçlayan bu çalışmada, Rus yönetimi tarafından gerçekleştirilen ihlaller; işgal altında yaşam koşulları, mülteciler, kayıplar, filtrasyon kampları ve çocuklar gibi farklı temalar çerçevesinde değerlendiriliyor. Çeçenistan; işgal, direniş, insancıl hukuk, uluslararası kamuoyu, terör gibi farklı temalar etrafında çok sayıda çalışmaya konu olmuştur. Çeçenistan’da yaşananlara öncelikle insan hakları perspektifinden bakmaya çalışan bu çalışma, Çeçenistan’daki insani krize gerek bölgeye gönderdiği yardımlarla, gerekse Türkiye’deki Çeçen mültecilerin önemli bir kısmının bakımını üstlenerek katkıda bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı öncülüğünde hazırlanmıştır. “İnsan hakları” kavramının günümüzde her türlü siyasi söylem için kolaylıkla manipüle edildiği ve kavramın bizzat kendisinin ihlale açık olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Çeçenistan’daki sorunun hangi bağlamda değerlendirileceği çok büyük önem arz etmektedir. Öyle ki, tarafsız bir gözle, yaşananları karşılıklı ihlaller olarak tanımlamak ve yapılanları salt ihlal olarak rapor etmek sorunun çözümüne katkı sağlamaktan çok uzaktır. Bununla birlikte, Çeçenistan’daki durumu tanımlamak üzere; savaş, çatışma, işgal, direniş, terörle mücadele ya da bağımsızlık mücadelesi gibi terimlerden birini tercih etmek aslında soruna doğrudan taraf olmak anlamına geliyor. Çeçenistan’da gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinin gündeme taşınması birincil amaç olmakla birlikte, bu çalışmada Çeçenlerin sesini duyurmak ve dünya kamuoyunun soruna ilgisini çekmek öncelikli hedefler arasındadır.
11 yıl içerisinde iki savaşa sahne olan Çeçenistan’da yaşananlar; bir taraftan Avrupa Konseyi üyesi ve birçok insan hakları sözleşmesinde imzası bulunan bir devletin uluslararası normlara itaatsizliğini, diğer yandan da uluslararası toplumun bu ihlallere duyarsızlığını gözler önüne seriyor. Çeçenistan’da yaşanan insani kriz; Bosna ve Kosova’dan, Putin’in uygulamaları da Saddam rejimininkinden çok farklı olmasa da, Çeçenistan’da altıncı yılına giren ikinci savaş uluslararası toplumdan benzer ilgiyi göremedi. Batılı hükümetler tarafından Rusya’nın iç meselesi olarak görülen Çeçenistan sorunu, İslam dünyasının da sessizliği ile kaderine terkedilmiş durumda. Öncelikle Kafkasya ile ortak bir tarihi mirasa, kültürel ve dini geçmişe sahip Türkiye’de böyle bir çalışmanın hazırlanması anlamlıdır.
Çeçenistan’daki savaşın daha iyi anlaşılabilmesi için tarafların soruna bakış açılarını irdelemek gerekiyor. Rusya’nın Çeçenistan politikası, bir yanda küresel güç olarak yükselen ABD’nin hakimiyetini sarsma, askeri nüfuzunu sekteye uğratma, Kafkasya’da kaybettiği siyasal ve ekonomik avantajı yeniden elde etme amacını taşımakta, öte yanda Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesinin başarılı olması halinde bunun diğer özerk cumhuriyetlere ‘kötü örnek’ olmasını önleme gibi çok yönlü kaygılar barındırmaktadır. Diğer yandan da Rusya, 11 Eylül saldırılarından sonra Çeçenistan’da gerçekleştirdiği askeri operasyonlarını ABD’nin öncülüğünde başlatılan ‘uluslararası terörle mücadele’ kapsamına dahil etmiştir. Bununla birlikte Rus hükümeti Çeçenistan meselesinin Rusya’nın iç meselesi olduğunu vurgulamakta, diğer devletler ve yabancı kuruluşların bu meseleye müdahalesine karşı çıkmaktadır.
Madalyonun öbür yüzünde yer alan Çeçenler ise mücadelelerini, küresel bir eylemden ziyade sadece Rus yönetimini muhatap alan ve bağımsızlığa ulaşmayı amaçlayan bir hareket olarak nitelendirmektedirler. Ancak Rusya’nın aşırı güç kullanımı, katliama dönüşen operasyonları ve barış yanlısı liderleri tek tek öldürmesi bazı Çeçenleri radikal kararlar almaya yöneltmiştir. Çeçenistan’da şimdiki Rus yanlısı devlet başkanı Ali Alhanov dışında seçilmiş veya atanmış bütün devlet başkanları öldürülmüştür. Son olarak barış yanlısı Mashadov’u da şehit eden Rus yönetimi, savaştan yana tavrını açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Mashadov, Çeçen direnişinde ılımlı tarafı temsil etmekteydi ve çok sayıda uluslararası gözlemcinin gözetiminde yapılan bir seçimle iş başına geldiği için genel kabul görmekteydi. Ancak Rusya’nın uzlaşmaz tavrını ve aşırı güç kullanımını gören bazı Çeçenlerin, Çeçenistan’ın eski başbakanı Şamil Baseyev etrafında toplanması kaçınılmazdı. 11 Eylül saldırıları ve ABD liderliğinde Afganistan’a yapılan askeri müdahalenin ardından uzun bir süredir uluslararası kamuoyunun eleştirilerine muhatap olmayan Rusya’nın bölgede daha rahat hareket etmeye başladığı ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından tespit edilen ihlallerde ciddi bir artış kaydedildiği gözlemlenmektedir. Bu ise Çeçenistan ve Rusya’da daha fazla şiddet, daha fazla kan ve daha fazla göz yaşı anlamına gelmektedir.
Uluslararası topluluk, çatışmanın taraflarını insancıl hukuka uygun davranması ve sivil halkı korumak için gereken önlemleri derhal alması yönünde zorlamalıdır. Rusya, Avrupa Konseyi’nin bir kurucu üyesi olarak insan hak ve hürriyetlerini garanti etmek zorundadır. Nitekim, Avrupa Konseyi ve Rusya’nın kanunları ile Rus ordusunun Çeçenistan’da gerçekleştirdiği ihlaller tezat teşkil etmektedir.
Gelinen noktada, yıllarca süren savaş ve militarist siyasetlerin bu krizin çözülmesine katkı sağlamadığı, aksine krizin Kafkasların diğer bölgelerine de yayılmasına sebep olduğu görülmüştür. Bölgede kalıcı bir barışın sağlanması, öncelikle Çeçenistan’ın tarihi ve kültürel yapısı ile dini ve etnik özelliklerinin göz önünde bulundurularak siyasi statüsünün belirlenmesine bağlıdır.
Çeçenistan’ın ve Çeçen halkının mevcut durumunun daha iyi anlaşılabilmesi, dünya kamuoyunun dikkatinin bölgeye çekilmesi ve kalıcı bir barışın sağlanması için somut adımlar atılabilmesi yolunda bir katkı sağlamak üzere hazırlanmış bu çalışmada, öncelikle makaleleri ile katkıda bulunan tüm yazarlara teşekkür ederiz. Ayrıca bizimle röportaj yapmayı kabul ettikleri için Anne Nivat, Nur Dolay ve Ömer Hambiyev’e, tashih ve düzeltmeleriyle bu çalışmanın yayına hazırlanmasına katkıda bulunan Nilüfer Kol ve Ahmet Yaşar’a ve bu çalışmanın ortaya çıkmasında emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz.
Fatma Tunç Yaşar
Editör